You are hereHristiyanlar Bediüzzaman Said Nursi’den Neler Öğrenebilir: Bir Hristiyan Teologla Oturum

Hristiyanlar Bediüzzaman Said Nursi’den Neler Öğrenebilir: Bir Hristiyan Teologla Oturum


By BarlaPlatformu - Posted on 28 Ocak 2010

Virginia Thelogy Seminary rektörü Prof. Dr. Ian Markham'ın bir düşünce kuruluşunda yapmış olduğu konuşmanın Türkçe tercümesini sunuyoruz.

 Sunucu:  Rumi Forum’a hoşgeldiniz diyerek bize bu güzel ortamda ağırlayan Erkan ve arkadaşlarına teşekkür ediyoruz. Bugün Prof. Dr. Ian Markham’ı dinleyeceğiz. Bize Bediüzzaman Said Nursi hakkında kısa bir konuşma yapacak. Ben Carol M. Fleet. Vaşington Milli Katedrali’nde Dinlerarası Programlar koordinatörü olarak vazife yapyorum. Programlarımız ağırlıklı olarak İbrahimî dinler üzerine olup Yahudi, Hristiyan ve Müslüman alimleri ve dindarları bir araya getiriyor. Hristiyan-Müslüman dialoğu ve ilişkileri özellikle ilgimi çeken bir alan. Burada olmaktan ve Dr. Markham’ı dinlemekten kıvanç duyuyorum.

Dr. Markham Virginia eyaletinin Alexandria şehrinde bulunan Virginia İlahiyat Okulu’nun Dekan ve Rektörü olarak görev yapmaktadır. Ayrıca yine aynı şehirde bulunan Aziz Paul kilisesinde yardımcı papazlık yapmaktadır. 2007’de bu görevlere başlamadan önce Hartford İlahiyat Okulu’nda Dekanlık, Teoloji ve Ahlak profesörlüğü görevinde bulundu. İngiltere’de bulunan Leeds Metropolitan Üniversitesi’nde ziyaretçi olarak Küreselleşme, Ahlak ve İslam profesörlüğü yaptı. Dr. Markham Said Nursi üzerine iki kitap kaleme aldı. İlki Küreselleşme, Ahlak ve İslam, ikincisi Bediüzzaman Said Nursi ile Buluşma: Bir Dinlerarası Diyalog Modeli.

Said Nursi ve onun öğretileri hakkında daha çok şey öğrenmeyi heyecanla bekliyorum. Belki ondan öğrendikerimiz ışığında diyalog tarzımızı değiştirebilir, geliştirebiliriz.

Hoşgeldiniz Dr. Markham.

Ian Markham: Çok teşekkürler. Bu sıcak karşılama için de teşekkür eder, burada sizlerle olmaktan duyduğum memnuniyeti ifade etmek isterim. Bediüzzaman Said Nursi’ye olan ilgimin nasıl geliştiğini anlatarak başlayayım. Ben Episkopal Kilisesi’nde rahibim ve bir Hristiyan ’ım. Hartford İlahiyat Okulu’nda altı yıl akademik Dekan’lık yapma imtiyazına sahip oldum. Hartford İlahiyat Okulu oldukça ilginç bir İlahiyat Okulu’dur. Öğrenci nüfüsunun üçte biri Müslümandır. Ve muhtemelen Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en yüksek Müslüman öğrenci sayısına sahip olan yegane teolojik eğitim kurumudur.  Bu öğrencilerin çoğu Nur cemaatine mensuplar. Benim Türk İslâm’ına olan ilgim o dönemlerde başladı. Orta Doğu formunda olmayan İslam temsillerine özel ilgim var. Yani, İslamı düşününce genellikle zihnimizi kuşatan fikirler Arab alemi ve Orta Doğu ile alakalı oluyor, mesela dünyadaki en büyük Müslüman nüfusuna sahip ülke olan Endonezya gerçeğini gözardı ediyoruz. Ve Hindistan’daki ve Çin’deki İslam. Bu üç ülkede tüm Orta Doğu’dan daha fazla Müslüman bulunuyor.

Türk İslamı’nın Batılı Hristiyanlar için özellikle ilginç olduğunu düşünüyorum, çünkü dünyanın değişen durum ve vaziyetlerine adapte olmak zorunda kalmış bir ülke Türkiye. Birinci Dünya Savaşı’nda kaybeden taraftaydı. Osmanlı İmparatorluğu parçalanmıştı. Ülkenin maruz kaldığı tüm bu sarsıntılarla birlikte Atatürk’ün ortaya çıkışı, agresif bir laik devletin doğumu ve gelişimi söz konusu. Fevkalade bir devletti doğan; batılılaşma, demokrasi ve sanayileşmenin modern şekilleriyle tanışmak isteyen. Öyle ki, müthiş ayaklanma ve devrimler geçirdi. Said Nursi tüm bu yaşananlar içinde kilit noktadaki bilir kişilerdendi. Ve, bu sebeple, bence, Hristiyanlar, özellikle de Batı’da calışan Hristiyanlar için çok çok enteresan  bir konuşma arkadaşı.

Koltuklarınızda konuşmamın bir özetini bulacaksınız. Yirmi, yirmi beş dakika kadar konuşayım. Sonrasında sizin düşünce ve fikirlerinizi tartışalım. En azından ev sahibimizin Bediüzzaman Said Nursi hakkında geniş bilgiye sahip bir kişi olarak bizimle düşüncelerini paylaşacaktır. Eminim diğer dinleyiciler de.

 Bediüzzaman Said Nursi, Bediüzzaman kısaca ‘zamanın eşsiz güzeli, asrın bedîi’ demek. 1877-1960 yılları arasında yaşadı. Daha önce bahsettiğim gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun son ve parçalandığı dönemde yaşadı. Birinci Dünya Savaşı’nı yaşadı ve savaşarak katıldı. Bence, işte o dönemde ki dehşet ve tiksinmişliği iman ve fikirlerinin şekillenmesinde etkili oldu. Aynı zamanda Atatürk için de kilit bir bilirkişi, konuşma arkadaşıydı. Başlangıçta, Atatürk’ün açıkladığı planına yaklaşımı olumluydu. Sonra güveni sarsıldı, çünkü yönetimdeki elitlerde İslam’a karşı gerçek bir kin ve düşmanlık gördü. Bu hal onu endişelendirdi.  Ve, imanlı bir Müslüman olarak laik bir devlette yaşanabileceğini göstermek istedi. İmanlı bir Müslüman olabilir ve modermizmi destekleyebilirsiniz. İmanlı bir Müslüman olabilir ve Türkiye’nin Batı’yla ve çoğulculukla ilgili karşılaştığı sorunlarla yapıcı bir şekilde başa çıkabilmenin yollarını bulabilirsiniz.

Ben Bediüzzaman’ın yazılarını büyüleyici buluyorum. Birincil kaynak Risale-i Nur külliyatıdır. İngilizce tercümeleri yapılıyor. Dört cildi var, yanımda (kitabı göstererek) Sözler eseri var.  Bugünlerde her şeyi internetten bulabildiğiniz gibi bu eserleri de internette bulabilirsiniz. Evet, Nursi için ilginç olan nedir, bence Nursi Türkiye’deki önde gelen teoristçilerden, kuramcılardandır; adanmış, samimi, dikkatli, İslam ve devlet ilişkisinin tutarlı bir şekilde sorgulanabileceğini gören Müslüman bir kuramcı. Kendinden, ‘Eski Said’den ‘Yeni Said’e değişiminden bahseder. Bu değişimde önemli bir unsur Nisan 1923’de şu neticelere vardığı seyahatidir:  Türkiye’deki Müslümanların esas meselesi hilafet ve Türkiye ile ilgili devletsel veya milli konularda endişelenmekten çok din ve dindarlık, Allah sevgisi, hayatını Allah’a adamak, Allah’ın varlığının gerçekliğine inanarak yaşamak, İslamın tutarlılığı ve zerafetinin değerini bilip memnun olmak, Kur’anı sevmek ve bunun gibi konulardır. Başka bir ifadeyle, bu devletsel alandan uzaklaşan, ve daha çok insanları ve hayat tarzlarını sorgulamaya yönelen bir yenilenme hareketiydi. Ve bu tam anlamıyla geleneksel Sünni İslam ve tasavvuf düşüncesi ile çağdaş İslam-Müslüman dinamiklerinin gerçek kavranmışlığının güzel bir kaynaşımı, sentezidir.

Şimdi, onun düşüncesindeki dört ana temayı tanımlayacağım. Seçici olmak zor, çünkü her şeye temas eden fikirleri var. Yani, Risale-i Nur’un enteresan bir özelliği onun Kur’an’ın ‘tematik bir tefsir’i oluşudur. Belli tema ve konular etrafında anahtar metinleri güzel şekillerde bir araya getirerek onlar üzerine düşünce ve tefekkürler geliştirir. Bence, Said Nursi okuyan kişinin ilk gözüne çarpacak olan şey onun imanı ve dinindeki derinliğe adanmışlıktır. Ne zaman ben bir dinlerarası diyaloğa katılsam ve ne zaman Hristiyanlarla konuşsam bana sürekli sordukları bir şey var: ne zaman İslam’ın liberal versiyonlarını bulacağız! Sam Harris’in korkunç kitabını biliyorsunuz, Dinin (İnancın) Sonu, ya da adı her ne ise. Harris’in yaptığı, yani lafı getirdiği yer, İslam için tek ümidin, tek çıkar yolun artık İslam’ın akidelerine inanmadığı bir hale gelmesi düşüncesidir. Nursi’nin duruşunun bununla alakası yoktur. Nursi Kur’an’ın gerçekten de doğru olduğuna, Muhammed’in gerçekten de son peygamber olduğuna inanan, dininin gereklerine inceden inceye riayet eden, adanmış, derinleşmiş, yerinde bir Müslümandır.

Esasen ilk eserlerinden olan tanınmış ‘Onunu Söz’de yeniden dirilişten bahseder ve yeniden diriliş kavramını (bunu reddeden) seçkinlere karşı savunur. Çok ilginç bir örnekleme, aslında konunun özü şu ki Allah’a ve ahirete iman akideleri olmadan hayata ve tüm bu kargaşaya hiçbir anlam veremezsiniz. Ve sık sık hayat ve varlık anlayışının bu büyük resmi, daha büyük tuvali  farketmedikçe eksik olacağını örneklerle açıklayarak anlatır. Bu temayı geliştirmek için hikaye ve örnekleme kullanır. Onun ilk argumanı buydu; ahiret üzerine deliller ve yeniden diriliş üzerine deliller. Öyle ki, dini inançları savunan bir tarz. Şüphecilik, ateizm ve  ‘belki de bunların hiçbirisi doğru değil, belki de hepsi modern çağ öncesiyle özdeşleştirilmeli’ gibi kuşkular karşısında İslamı savunur.

Ve o – burda onun Kur’an üzerine düşüncelerinden şu alıntıyı yapmama müsade edin. Kur’an’la ilgili konuşurken şöyle der:

“İşte, Rabbimizi bize tarif eden Kur'ân-ı Hakîm, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakâikın miftâhı, şu âlem-i şehâdet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatât-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı Ezeliyenin hazînesi”[1]

Ve böyle devam ediyor. Bu Sözler eserinden, ‘On Dördüncü Reşha’dan. Başka bir ifadeyle, dinin doğruları ve akideleri hakkında şüpheleri olan septik bir liberal Müslüman değildi. O, bu bahsettiğim köklü derin İslam kimliğinden geliyor. Bu gelenekten geliyor ve bu dinin geçerliliğine sımsıkı inanarak onu derince kavrıyor, anlıyor. Bu rasyonelliğe bağlılığı İslam’ın ve Kur’an’ın zerafetini sayfalardan taşan güzel bir dindarlık ile birleştirir. Bir Hristiyan  olarak böyle bir metni okurken, onun Allah’ın yarattıkları, Allah’ın güzelliği veya Allah’ın kainattaki fiilleri üzerine tefekkürleriyle karşılaşınca, etkilenmenize ve periyodik olarak dua eder hallere bürünmenize engel olamazsınız.

Benim en favori pasajlarımdan birisi namazın doğası ve İslami uygulaması olan beş vakte tashihi üzerine olan, bunların neden önemli ve çok değerli olduğunu anlattığı yer. Sözler eserinden ‘Dokuzuncu Söz’den. Onun bezetmesi, bence çok hoş, namazın beş vakti şablonunu bireyin kendi hayatının beş vaktine uyarlayan bir yaklaşım. Öyle ki, güneşin doğuşundan önceki ilk namaz baharın başlangıcına, spermin muhafazalı ana rahmindeki korunuşuna, veya yerlerin ve göklerin yaratıldığı birbirini takip eden yaratılışın ilk ve altıncı gününe benzetilebilir. Yani, tazelik, yeni hayat ve yeni başlangıcı kapsar bir tasvir.

Öğle zamanı gençliğin ikmaline, yaz mevsiminin ortasına, veya dünyanın hayatı sürecinde insanın yaratıldığı döneme benzetilebilir.

Akşam vakti, gün batımı ise bize güz sonunda ölen, çekilen birçok canlıyı ve aynı zamanda bizim kendi ölümlüllüğümüzü hatırlatır. Bu sebeple bizi bu dünyanın harab olacağı ve yeniden dirilişin başlayacağı konularında ikaz eder.

Gece vakti ise karanlık alemini hatırlatır. Başka bir ifade ile, yani yaptığı, Müslüman bireyi beş vakit namazında kendi hayatını ve Allah’ın tüm yarattıklarıyla sürekli devam eden bağlantısını başından sonuna kadar düşünmeye davet ediyor. Esasen gün içinde zamanın akışını bu tarzda düşününce kendinizi zamanın akışını farklı bir şekilde anlar buluyorsunuz. Doğrusu, kendinizi zamanın doğası ve sonsuzluk ile ölümlülük (ebediyet-fena) bağlamında yenilenmiş bir şekilde düşünür buluyorsunuz.

Ve elbette, Risale-i Nur’u okuduğumda bulduğum ‘Allah gerçekten varcasına yaşa’ manasıdır. Aslında bu Hristiyanlar için oldukça önemli bir meydan okumadır. Çünkü, Hrıstiyanlar ‘Allah sanki var, belki olabilir’ gibi yaşamakta oldukça iyiler (gülümsüyor), benim de içinde  olduğum ana akım gelenek kesinlikle böyle. Fakat Nursi’de ‘Allah gerçekten var gibi yaşa’ ve ‘eğer Allah gerçekten varsa bunun hayatını cidden değiştirmesine müsade et’ anlamlarını kuvvetlice hissediyorsunuz.

İkinci anahtar tema devlete olan tutumudur. Bence bu çok çok ilginç bir duruş. Meşhur söylemlerinden birinde şöyle der: “Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü'l-emirlerimiz düşünsünler.[2] Yine başka bir yerde Müslüman bir devletin veya Müslüman nüfusu fazla olan bir memleketin yönetimi hakkında şöyle yazar. Fırıncınızın Müslümam olup olmaması, saatçinizin Müslüman olup olmaması konusunda endişelenmediğiniz gibi... ihtiyacınız olan iyi bir idaredir. Halka etkili bir biçimde hizmet edecek bir idare şeklidir. Bu kabiliyetler Müslüman olmayan birinde bulunursa sorun değil. Yani, bu aslında İslamın kendi içindeki görüşler açısından oldukça çarpıcıdır. Oldukça çarpıcı bir pozisyon almaktır. Bununla birlikte, onun bir İslam devleti nasıl organize edilmeli konusundaki görüşleri aslında hiç farklı değil, hiçbir Müslümanın bu konudaki görüşü farklı olamaz da. Yazılarının her yerinde görevin kötüye kullanılmasına karşı cidid bir kaygı, fakirler için gerçek bir ilgi ve alaka, özenli ve dikkatli davranma sorumlulukları, adalete adanmışlık gibi konulara dem vurulduğunu görürsünüz. Öyle ki, yöneticilere adaletli ve halktan en az şeye sahip olan kesimi gözeterek davranmaları konusunda baskı yapmak ister. Buna paralel olarak, aynı zamanda bunun Müslümanca bir katkı olduğuna dair kuvvetli bir anlayışla, idarecilerin Müslüman olması gerekmez. Bu, bence, İslam dünyası içinde çok özgün bir görüştür.

 

Altını çizmek istediğim üçüncü özellik ise onun diyaloga ve müsbet harekete bağlılığı. Özellikle bununda alakalı bir konusması var. Şükran Vahide yazdığı biyografide güzelce özetliyor:

Risale-i Nur ve Nur hareketinin takip ettiği metod, saldırgan ateizm ve dinsizlik cereyanlarıyla manevî cihat yoluyla mücadele etmeyi esas alıyordu. Ana hedefi imanın yayılması ve güçlendirilmesi olan Nur hareketi, dindizlik propagandası yapan, toplumun istikrarını bozmak ve anarşi ortamı oluşturmak isteyen güçlere karşı mücadele veriyordu. Bu düşmanların sebep olduğu ahlâki ve manevî tahribatın izalesi; istikrarın, asayişin ve düzenin muhafaza edilmesi, Nur hareketinin en belirgin fonksiyonuydu. Böylece Risale-i Nur, mezkûr güçler karşısında bir “set” vazifesi görmüş oldu. [3]

Açıkca anlaşıldığı gibi Nursi müsbet, olumlu hareket etmeye ve şiddet karşıtlığına gönülden adanmıştı. ‘Pasiflik’ sınıflandırmasının uymayacağını düşünüyorum, çünkü sorun böyle çözülemez. Bence kesin olan bir şey, her Müslüman gibi, Nursi’nin kendini savunma hakkını kullandığı, buna önem verdiğidir. Kendini savunma için de bazı kurallar koyar ve bunlar oldukça sınırlıdır. Şiddete sığınan bir Müslüman’ın hakiki anlamda kaybettiğini düşünür. Kaybetmiştir, çünkü bu hem Allah’a ve hem de doğru ve iyinin olmadığına kanaat getirerek Allah’ın ilahi takdirine inançta kaybetmişliktir. Aynı zamanda bu İslam’ın doğruluğu, güzellik ve zerafeti, ve tutarlılığına olan inançları yitirmişliktir. Öyle ki, çok kuvvetli bir kişiliği olan ve kişiliğine güveni sağlam olan bir çocuk gibi; dünyaya açılabilir, anlaşmazlıklar ve karşıt fikirlerden endişe etmez. Nursi’deki gibi kendine güveniniz olursa, öyle bir kişilikle, çeşitlilik ve farklılık sahalarında daha yapıcı katkılarınız olur. Said Nursi’nin yazılarında diyalog ve müsbet haretekete kuvvetli bir bağlılık var. Mesala bir yerde bir gemi örneğinden bahseder. Eğer tam teşekküllü binlerce er yüklü olan bir askeri gemi varsa ve o aynı gemide bir çocuk varsa o gemiyi batıramazsınız. Bu gerçekten de müsbet hareket ve diyaloğa çok çok derin bir bağlılık.

Dördüncü tema şu görüşü; moderniteden öğrenmeye açık olmalı ve modernitenin inançsızlığına karşı koymalıyız. Şunun farkına varmıştı, ehl-i kitap Richard Dawkins, Sam Harris Christopher Hitchens gibi insanlara karşı dayanışma içinde olmalıydı. Aşkın bir ilah inancı olmaksınızn bu dünyanın karışıklıklarının anlaşılamayacağına gerçekten inananlara muhalif olanlara karşı.

İki Avrupa hakkında etraflıca konuşur: Birisi ondan öğrenilebilecek olan Avrupa’dır. Bilim ve gelişmelerinden bu dünyayı ve karmaşıklığı daha iyi anlamak adına öğrenilebilecek olan. Diğeri, Tanrı’nın varlığını inkar eden materyalizmi ve pozitivizmi benimsemiş Avrupa’dır.

Vurgulanması gereken diğer bir önemli husus da Nurculuğun muazzam tesirli ve etkili bir hareket oluşudur. Yani, İhvan ul-Müslimin hareketi üzerine yazılanları esas alırsak takipçileri muhtemelen yüzlerle ifade edilir. Bu ise abartısız milyonlar takipcileri olan bir hareket. Rakamlar değişebiliyor, çünkü insanlar saptanabilir, sayılabilir bir şekilde katılmıyorlar. Mutedil bir tahmin altı ile dokuz milyon arası denebilir. İşte böyle çok önemli bir İslamî hareket, buna karşın insanların bu hareket hakkında pek bilgisi yok. Fakat benim görüşüm, bu konuda daha fazla öğrenmemizin çok çok önemli olduğudur.  

Sizdeki notun en altında da sıraladığım üç sbep var. Bence dinlerarası diyalog dünyası ve sanayisi geleceği düşündüğünde, geleceğin dinin gerçeklerini inkar eden seküler hümanizmin, dünyevî insancılık akımının olacağını düşünmekten vazgeçmeliyiz. Hatta geleneğinde şüphecilik eden liberal Hıristıyanların sayılarının artacağını düşünmekten. Bu dünyanın ilerlemekte olduğu bir yer değil.  Bence çok enteresan, dünyevileşme ve sekülerizm tezi açıkca çöktü. Yani 60 ve 70’lerdeki iddialılığı hatırlarsak, modernizm ile dindarlaşmada ve dinsel kimlikle tanınmak isteyişte bir gerileme olduğu. Bu doğru değil. Yani Avrupa’nın durumu bu konuda baz alınmak yerine bir istisna olarak değerlendilimeli. Amerika mesela hala buna ters bir örnektir. Aynı zamanda, Hindistan veya Çin veya daha başka bölgelerde modernizm harekete geçtiği halde buna paralel olarak dini eğilimlerin arttığı bir hakikattır. Biz dinin belirli şekilleriyle daima bizimle olacağı gerçeğiyle yaşamak zorundayız. Dinin gücünü kaybedeceği ve böylesi bir durumun insanların hayatını etkileyeceği bir yere değil gidişatımız. Ve şu gerçeği kabul ederek ilerlemek zorundayız; eğer insanlar isterlerse kendilerini diledikleri dini kimlik ile tanıtacaklar. Başka bir deyişle, eğer Hristiyan iseniz, çoğu Hristiyan İnkarnasyon ve Teslis akidelerine inanmaya devam etmek isteyecektir. Müslüman iseniz, çoğu Müslümanlar Kur’an’ın mutlak doğruluğuna inanmaya devam etmek isteyecektir. Ve eğer Yahudi iseniz çoğu Yahudiler Tevrat’ın Tanrı’dan geldiğine olan inançlarına devam etmek isteyecektir. Eğer siz, biliyorsunuz, aslında dinlerin bu biçimleri sonunda insanların kendilerini tanımladıkları, kişiliklerini geliştirdikleri ve dindar olmayı öğrendikleri kalıplardır.

Said Nursi’nin neden çok etkili ve cezbedici olduğunu düşünmemin sebebi ise, çünkü o, burda MacIntyre’ın tanımlarından kullanayım, ‘geleneğin oluşturduğu, geleneğin içinden gelen teolog’ ifadesine çok iyi bir örnektir. Başka bir ifade ile gelenekte yerleşmişliği var  ve zamanını  bu gelenekteki derinliği ve yerleşmişliği anlatmaya, açıklamaya adamış. Kur’an’ın ve Hadis’in çoğulculuk, farklılıklarla birlikte var olma, diyalog, diğer geleneklerin en iyi oldukları şeyleri alıp öğrenme, birlik va anlaşma kurma gibi konularda ne öğrettiğini anlatması, örneklerle açıklaması gerekiyor. Bunları yaparken aynı zamanda da Hristiyanlar’ın eninde sonunda hatalı olduklarına inanıyor. Ve bir Hristiyan olarak benim bununla bir problemim yok. Bence bu bir Müslüman’ın olması gereken iyi bir yer. Yani, bir Müslüman’ın benimle İnkarnasyon ve Teslis akideleri konusunda fikir birliği içinde olmayışının zararı yok.  Uygun olan bu.  Fakat konuşma ve fikir alış-verişi için, barışa yönelik faaliyetler için, daha iyi bir dünyanın inşasına birlikte çalışmak için, ve dinsizliğe karşı dini savunmak için birlikte çalışmak için bir ittifak kurabileceksek buna şevkli ve çok istekliyim.

Fikrimce metolojik olarak Bediüzzaman Said Nursi iyi bir model. Yani, Hristiyanlar’ın kendi Said Nursi’lerine ihtiyacı var, içlerinden gelen ve Hristiyanlığın gerçeklerine aynı şekilde bağlı ve aynı şekilde derinleşmiş. Ve böylece dinsel farklılıklarla ve çoğulculukla ilgili problemleri olanlarımıza Allah’ın bir lütfu olan çeşitlilik dairesinde yapıcı ilişkiler kurmak adına iyi Hristiyan gerekçeleri olduğunu anlatabilen.

Hinduizmin ihtiyacı var. Budizmin ihtiyacı var. Yani demek istediğim şu ki, bütün bu dinlerin geleneklerine açıkca bağlı olan ve aynı zamanda çoğulculuk ve farklılıklarla birlikte var olmak adına geleneklerine olan aidiyetlerinden gelen iyi gerekçeleri açıklayıp anlatacak insanlara ihtiyaçları var. Burada durup, soru ve görüşleri almak üzere Carol’a dönüyorum.

Sunucu:  Çok teşekkürler. Nursi hakkında konuşmanızı dinlerken ne kadar çoşkulu, enerjik ve tutkulu olduğunuz görünüyor. Hayatta olmadığı, kendisiyle tanışmadığınız halde onu yazılarıyla tecrübe ettiniz. Benim size sorum, daha önce bunu konuşmuştuk, söyledikleriniz şöyle anlaşılıyor;  ‘her geleneğin (dinin) bir Nursi’ye ihtiyacı var.’ Fakat, diğer genelekler, Müslüman olmayan gelenekler nasıl bir Nursi keşfedebilirler? Öyle bir kişiyi, yani modernite ve dini gelenekler arasındaki uçurumları birleştirecek prensipleri uygulayacak kişiyi bulmak. Bu nasıl mümkün olur, yani Hristiyanlar ve Yahdilere Nursi nasıl getirilir konusundaki fikirleriniz nelerdir?

Ian Markham: Bu iyi bir soru. Ben fikirlerin sosyolojisiyle yakından ilgilniyorum. Yani fikirler nasıl birleşir, nasıl belli bir grup meşhur olur, nasıl belli bireyler dikkat çeken simalar olarak belirir.  Bunun gelişi güzel olduğunu zannetmiyorum. Rastgele olduğunun söylenmesi o dikkat çekmeyi hakeden kişilere adilce bir davranış da olmaz.  Bence tarih bunu her zaman doğru nakletmemiştir. İşte bu sebeple, kütüphaneler özel ve  değerli mekanlar. Ben kütüphanelerin korunması olgusuna samimiyetle bağlıyım. En önemli kütüphaneler kitapların dışarı çıkmasına izin vermeyenlerdir. Çünkü, böylece birinin gelip belki yirmi otuz yıl gibi bir zaman sürecinde kitapları keşfetmesine imkan sağlıyorlar. Tabii ki, çok enteresan bir şey var. David Hume mesela, felsefeci biliyorsunuz, en çok satan kitabının ‘İngiltere Tarihi’ olduğunu sanıyorum. Bir İskoçyalı tarafından yazılan eskı bir kitap.  Tüm profesyönel yaşamı boyunca geçimini kütüphaneci olarak çalışarak temin etti. Aslında bu adamın hayatındaki tek şey buydu denebilir. O fikirler tarihinde yerini edinemedi. Bu oldukça enteresandır.

Şimdi, İslam’a gelince, bence hepimizin üzerine düşen bir yükümlülük çok çok dikkatli olmak. Çünkü, Batı’nın İslam hakkındaki önyargılarını yaymaya çalışan insanlar barışcıl girişimlere ve Müslümanlarla yapıcı ilişkiler kurmaya en az sempati duyanlardır. Öyle ki, Vahabi İslam tonla dikkati çekiyor, Mısır’daki İhvan hareketi tonla dikkati çekiyor, biliyorsunuz El-Kaide üzerine birçok kitap yazıldı, yazılıyor. Bence bizim şöyle demeye ihtiyacımız var: ‘Bak, bekle biraz. Haydi burda biraz adaletli davranalım. Ve İslam alemini cephesınde neler olduğunu gerçekten de anlamaya çalışalım.’ Bizim gerçekten de çok daha geniş okumalara ihtiyacımız var.

Yani, dobra dobra söylemek gerekirse, bence, Bediüzzaman Said Nursi’ye gösterilen ilgisizliğin sebeplerinden biri islamofobidir (İslam korkusu). Biz dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan birçok Müslüman’ın hayatını kimin şekillendirdiğini öğrenmek için yeteri kadar çabalamıyoruz. Diğer bir sebep, sosyolojik olarak; yazıları ve yazması – çok kısa ifade etmek gerekirse – Türk devleti tarafından yasaklanmıştı. Baskılar ancak 50lerde, 1950lerde çıkabilmişti (dinleyicilerden birine hitaben) muhtemelen sen tam tarihlerini söyleyebilirsin. Bunu yavaşca tercümeler takip etti. Demek istediğim Nursi’ye ulaşmak, onu anlamak biraz vakit alıyor. Haliyle Bediüzzaman Said Nursi üzerine İngilizce yapılmış çalışmalar hala sadece birkaç tane. Beş veya altı tane makale kolleksiyonu şeklinde kitap mevcut. Ama burda hakikaten milyonlara ilham kaynağı olmuş bir figür var. Dokuz milyon diyorum, yukarılarda bir yerlerde, Episkopal Kilisesi’nden birkaça kat fazla. İslam içinde bu kayda değer bir hareket. Şiddet karşıtı ve dialoğa açık bir hareket.

Şayet bu sunumdan bir şey öğrenecekseniz, şu olsun. Bir daha birisi ‘ılımlı Müslümanları neden duymuyoruz veya neden Müslümanlar şiddet yanlısı davranışları kınamıyorlar?’ dediğinde cevaben diyebilirsiniz ki ‘bak, böyle şeyleri (Müslümanlar) her zaman söylüyorlar. Sadece dinlemiyorsunuz. Ve, B maddesi (yani ikinci olarak), dünyadaki en büyük İslami hareketin ilham kaynağının müsbet hareket yanlısı ve diyalog taraftarı bir Müslüman olduğunu biliyor muydunuz?’ Böyle olması onun İslamı itikadsız olduğu veya İslamı sattığı anlamına da gelmiyor. O sadece Batı’lı bir Müslüman değil, günahkar, tüm vaktini barlarda içerek geçiren felan, biliyorsunuz. (gülümsüyor) Bu gerçek yerden, (İslamın) içinden geliyor. Evet, evet öyle. Bu ilginç bir soruydu. Kısaca cevap, sonunda hareket Nursi üzerine dikkatleri çekebilecek bazı zeminlere ulaştı. Bunun bir kısmı Nursi’nin yazılarının tercümeleri, bir kısmı akademinin Orta Doğu’lu olmayan İslâmî hareketlerle ilgilenmekteki yavaşlığı. Ve bir kısmı da, biz, gerçekten de, terörisler hakkında bilgi edinip öğrenmeyi çok çok daha ilginç buluyoruz. Ve bir milyar Müslüman’a hiç aldırış edip ilgilenmiyoruz.

Sunucu:  Siz bir ilahiyat okulunun Rektör ve Dekanı olmanız Episkopal Kilisesi’nin yeni nesil rahip ve öğretmenlerinin Nursi konusundaki farkındalık kazanmalarına da yardımcı olacaktır.

Ian Markham: Evet. (Başını sallayarak katılıyor.)

Sunucu:  Ve umarim biz de buna yardımcı oluruz. Diğer sorunuz çok ateşleyici bir soru; İslam dünyasının duymaya ihtiyacı olan Hristiyan bir Nursi veya Yahudi bir Nursi kim olacak? Tekrar ifade etmek gerekirse konuşmalarımız gerçekten de her taraf için eşit olarak faydalı. Zira hepimizin birbirini anlamaya ihtiyacı var, sadece İslamı anlamaya ihtiyaç değil. Müslümanların da daha iyi bir Hristiyanlık ve Yahudilik anlayışına ihtiyaçları var.

Şimdi bugün burada toplanmış dinleyicilerimizin sorularınu alalım, eğer Dr. Markham’a sorunuz varsa. 

Soru: Teşekkür ederim. Bu oldukça enteresandı. Hindu ve Budistlerden kısaca bahsettiniz. Benim ilgilendiğim bir soru, şayet bazı grublar kendi dinlerinin Tanrı tarafından gönderildiğine inanıyor,  diğer grublar dinlerinin Tanrı tarafından gönderildiğine inanmıyorlarsa bunun diyaloğu nasıl etkileyeceğidir. Bu ayrımı nasıl değerlendiriyorsunuz? Öyle anladım ki siz Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar arasındaki diyaloğa yoğunlaşmıssınız. Fakat, mesela Hindistan’a bakarsanız, dünyanın oradaki dininde farkli parametreler işlemekte. Oldukça kuvvetli kimlikler ve kuvvetli kişilikler var. Merak ettiğim bu ayrılık nasıl kapatılır. Çünkü, inanç bir bariyer olacak.

Ian Markham: Bu çok güzel bir soru. Hindistan’da ‘Teape Konferans’ını vermiştim. Özellikle Hindu-Müslüman diyalogu üzerine. Çünkü, tabii ki, orda Hindu-Müslüman diyaloğu büyük problem. Bu çok bariz bir problem ve zor bir ilişki olduğu için, Hindistan çok güzel ve dikkate değer bir ülke, ve bu iki dinin nasıl birlikte var olacağı gerçekten büyük bir soru. Biliyorsunuz, on beş, yirmi yıldan fazladır İslam’a karşı oldukça agresif bir karşıtlık var. Böyle hisseden bazı Hristiyanlar, Sihler ve Hindular sonunda saldıranlar oldular. Mesela VHP (Vishwa Hindu Parishad – Hindistan’daki politik partilerden biri)’den sonra yazılan şeylerle onların ilk günlerinde yazılanları kıyaslarsanız sonuç çok ilginç olacaktır. O yazılanları okuduğunuzda şu tartışmayla karşılaşırsınız: ‘Hinditan’ın yerli dinleri açık ve diğerlerini içine alıcı olanlardır. İslam farklılıklara kapalı bir gelenek. Öyleyse İslam otantik bir Hindistan dini olamaz.’ Bu gerçekten de çok enteresan bir tartışma. Açıkca mantığa aykırı bir paradoks. Çünkü, benzer bir şekilde Yahudilik de buna dahil edilemez. Tabii ki şimdi meclistekiler değişti, seçimler oldu vs. Bazı şeyler yerine oturmaya başladı. Ama burda mühim olan şu ki, dinlerarası diyalog bulunduğu ortamın özel hal ve durumunu ciddiye alarak, ona göre şekillenmelidir. Birleşmiş Milletler gibi yapılanmalar önermiyorum. Dinler arası diyalog bizim dünyanın dini liderleri olarak dünyanın sorunlarına çözüm aramak üzere bir araya geldiğimiz bir platformdur. Biliyorsunuz, esasen Kuzey İrlanda problemi Hristiyanlığın kendi içinde bir sorunudur. Bunun çözümü için İrlanda-İskoçya-İngiltere arası dengelerin çok iyi anlaşılması gerekir. Ve bunu gibi. Presbiteryen ve Katolik Kiliseleri arasında bir problem. Hindistan İngiliz kolonisi olarak sekülerizmle tanışmış ve değişim olara korkuyla getirilmiştir. Çok fazla değişiklikle karşılaşmanın endişe ve gerginliğini yaşayan Hindistan ülkesinin en merkezi tarihi değerleri göz ardı edilmiş gibi bilgiler Hindu – Müslüman diyaloğunun arka planı. Bu sebeple ben, ‘bağlamsal diyalog’ taraftarıyım. Gelenekleri oluşturan bölgesel, tarihsel ve özel dinamikler göz önünde bulundurularak yapılan diyalogların taraftarı.

Sorunuzun ikinci kısmına gelince, İbrahimî ve İbrahimî olmayan dinler arasında vahiy kavramı açısından temel bir farklılık var mı diyordunuz. Esasen Hindu teolojilerini, ki bunların binlercesi mevcut, Avrupalılar tecrübe ettikleri kadar, öğrandiklerine göre isimlendirmişlerdir. Bu teolojilerde vahiy kavramına derin bir bağlılık ve vahyedildiğine inanılan metinlerin dinsel doğru kavramını şekillendiren otoriter bir konumları vardır. O yüzden ben vahiy kavramının bulunduğuna inanıyorum. Budizmi biliyorsunuz. Buda bir hakikatı keşfetti ve insanları ona davet etti. Ben bir ayrım veya boşluk olduğuna inanmıyorum. Ayrım kişilerin kendi bildiklerinin doğru, diğerlerinin yanlış olduğuna inanmaları mıdır? Bu ayrım beni daha çok endişelendirir. Bu bir türlü aşamadığımız bir engeldir. Başka bir ifade ile, kökten uyuşamayan, anlaşamayan insanların bir araya gelmesi konusunda hiçbir problemim yok. Farklılıklar, anlaşmazlıklar belirtilerek tanışılır, iki tarafta görişlerini açıkca ifade eder, ve bu zemin üzerinde ilerlenir. Bu tamam. Bazı anlaşmazlıklar olsa da yine de birlikte çalışılabilecek fazlaca konu bulunabilir; adalet, barışın inşası, yapıcı bir şekilde birlikte yaşanması gibi. Okumanızı tavsiye edeceğim süper bir çalışma var. Harvard’da sosyal bilimlerde uzman olan Ashutosh Varshney. İlginç, biraz da neticesi başından belli bir araştırma. Hindistan’daki toplu şiddet vak’alarını araştırıyor. Müslümanlar.. şey aslında Hindular ve Hindu olmayanlar arasındaki. Sadece Müslümanlar değil.

Sorguladığı şu: neden aynı din guruplarının yaşadığı farklı şehirlerde farklı şiddet örnekleri var? Bazı şehirler yağmalanırken, diğerlerinde böyle şeyler görülmüyor. Ashutosh Varshney’in ulaştığı cevap dinlerarası diyalog hareketi için gerçekten önemli. Şöyle: Yağmalanan şehirlerde düzenli diyalog mekanizmaları yok. Başka bir deyişle, ‘Biz burada hep birlikte huzur içinde yaşıyoruz, birlikte alış-veriş yapıp sütü marketten birlikte alıyoruz. Burada her şey yolunda’ gibi basit görünen söylemlerden önemli neticeler alınabilir. Bunlar düzensiz görünen önemli bağlantılar. Çoğunlukla gayr-i ihtiyari oluşan. Diyelim ki birbiriyle irtibatta olan, iş olabilir politika vb, sağlam Müslümanlar Hindular varsa bunlar provokasyona gelmeyecek, provakasyon anında ortamı ve yek diğerini sakinleştireceklerdir. ‘Düzenli Dinlerarası Diyalog Organizasyonları’ Hindistan’daki iç savaş ve toplu şiddet vak’alarını önleyecek önemli bir faktör.  Bence çok ciddiye almaya ihtiyacımız olan bir olgu bu: bölgesel, bağlamsal, teolojik farklılıklar konusunda çok endişelenmeden irtibat ve yapıcı ilişkiler kurulmasını sağlayan diyaloglar.

Sunucu: Bahsettiğiniz Hindistan’a dair olan rapor konusunda bir yorum yapmak istiyorum. Bağdat’ta doğup büyümüş birçok Iraklı ile konuşmalarım oldu. Keza birçok İslamabad’lı ile de. Çocukluklarında Hristiyan ve Yahudilerle oyunlar oynayarak büyümüşler. Ne zaman politik bazı değişiklikler olduysa, o zaman grupların aralalarında düşmanlıklar başlamış. Bu yerlerde aslında tavsiye ettiğiniz gibi resmi ya da düzenli dinlerarası diyalog mekanizmaları yok. Bir eksiklik var: politik yönetim değişince tutunacak bir şeyleri kalmamıştı. O yüzden bu önemli bir ders, bizim ülkemiz için de öyle. 11 Eylül sonrasında. Ben Massachusetts eyaletindeydim. Orda 11 Eylül öncesinden düzenli bir dinlerarası diyalog grubumuz vardı. 11 Eylül yaşandığında biz hemen irtibata geçtik. Bu benim tecrübe ederek öğrendiğim bir şey. Tavsiye ettiğiniz gibi düzenli bir dinlerarası yapı farklılıklar arasında barış ve ahengin devam edebilmesi için önemli, bunu altını çizmek istedim.

Ian Markham: Evet, tamamen katılıyorum.

Soru: Teolojik açıdan,bütün dinlerde Tanrı’nın doğası üzerine benzer konuşmalar var mı?  Şayet Tanrı’nın esas varlığı üzerine temel sorgulamalar varsa, yani biliyorsunuz, kadere karşı özgün iradenin konumlandırılması, eğer Tanrı tüm yarattıklarını seviyorsa kötülük ve felaketlerin yaratılması probleri, biliyorsunuz benzer konular. Nursi’yle olan diyalogunda bir Hristiyan ın Tanrı’nın doğası konsepti veya anlayışına yabancı gelecek şeyler var mı? Teslisten başka. Yani biz açıkca bir’in üç tane olduğuna inanıyoruz ve bir şekilde bu bizim tektanrı inancımızı incitmiyor. Teolojik açıdan yorumlar mısınız? Teşekkürler.

Ian Markham: Elbette. Çok enteresan, değil mi? Yani Thomas Aquinas, 13. yüzyılın önde gelen Dominikan keşişi, Tanrı’nın geleneksel Hristiyan fikri hakkında çok derinlik kazanmasıyla övgüyü hakeder. Teolojide özeti mevcut. Aristo’da derinliğini ifade ederken açıkca İslam dünyasına Aristo’nun eserlerini korudukları için minnettarlığını ifade eder. O Aristo’yu bu eserlerden öğrenmiştir. Aynı şekilde Müslüman teologlara da minnettardır. Ve Yahudi teologlara da. Çok açık olan bir şey var ki Aquinas bu konuşmalardan öğrendi. Mesela, bir Müslüman’dan  Tanrı’nın sadeliğini öğrendi. Sonra bunu kendi Tanrı inancına uyguladı. David Burrell muhteşem belgeselinde bunu ortaya koyar.  İşte bu sebeple, bu çalışmalar, tamam. Burada biz milyarlarca galaksiler, güneş sistemleri ve gezegenlerden oluşan bir evrende ufacık yaratıklarız. Gerçek yaratıcının hakikatını anlamaya çalışan. Şunu farketmek bence çok sağlıklı bir davranış, bu iş yapılmalı. Farklı geleneklerden farklılıklar yansıtan katılımcılarla. Bence bu metodolojik olarak ‘tutarlı ortodox (geleneğe bağlı) bir Hristiyan teolojisi’dir. Yani Hippo’lu Augustine, onun önde gelen ilham kaynağı neydi? Platonas ve  neo-Platonizm, yani yeni-Platoculuktu. Plato bize bir ikazı hatırlatır, yani tam anlamıyla, biliyorsunuz, Hristiyan  bağları ile alakadar bir Tanrı yaklaşımı. Biz hepimiz bu işin içindeydik ve gelenek hep böyle olagelmişti. Ve buna devam etmek Hristiyanlığa bağlılıktır. Bu açılardan düşündüğünüzde geleneğe iahnet etmiş olmazsınız.

Nursi oldukça klasik, gelenekseldir. Öyle ki, Tanrı’nın iyiliği ve varlığının değişmezliğine inanır. Kısaca, bence Tanrı’nın varlığına dair fikirlerin tarihinde olan şudur: Tanrı’nın yaratılmışlardan uzak olduğunu vurgulayanlar ortaya çıktı. Nursi bu grubtandır. Ve Tanrı’nın yaratılmışlara benzediğinden dem vuranlar zuhur etti. Tanrı’nın her yerde bulunması, her yerde hazır nazır olarak bulunması ve her şeyden üstün olması. Bazı Müslüman düşünürler Allah’ın her yerde hazır olması ve mahlukatın durumu konusunda oldukça radikal söylevlere sahiptirler. Yani bu konuşmalar gelekenlerin kendi içinde, gelenekler ve teologlar arasında devam etmektedir.Bu iki ana fark hala oldukça belirgin olarak tartışılmaktadır.

Teslis enteresan bir  konu. Yani, şüphesiz Teslis Hristiyan -Müslüman diyaloğunda büyük bir problem. Ve bu konu, yani, bu konuda Hristiyanlar pek yardımcı olmuyor Çünkü, biz Teslis hakkında geleneğimizin iddialarını, anlatılarını izah etmede pek iyi değiliz. Ve bence aslında biz bu konuda daha çok imgeci, hayalciyiz., Cizvit teolog Thomas Michel ‘Hristiyan alemindeki ikilemilerin Müslümanlıktakilerle kıyaslanabileceği’vurgusu ile bu konuda en yardımcı kişi olmuştur.  Her iki din de Kelamullah’ın ezeli ve ebedi olması gerektiğini söyler, çünkü Allah birden keyfince gelişi güzel konuşmaya başlamaz. Müslümanlar için Kur’an Allah’ın ezeli ve ebedi kelamıdır ve öyle olmalıdır, az önce Nursi’den yağtığım alıntıda duyduğunuz gibi yaratılıştan önce de vardır. Hristiyanlar da esasen aynını söylerler. Yalnız biz Tanrı’nın ezeli ve ebedi kelamını bir metinde değil bir hayatta buluyoruz. Ve sonra, biz de aynı şeyi söylüyoruz. Allah’ın kelamı ezeli ve ebedidir, öyle olmalıdır, yaratılıştan önce de vardır. Ve tabii ki Teslis! Teslis doktrini Hristiyanlar için Tanrı’yı birleyerek, birlik içinde koruma çabasıydı. Tanrı’nın ezeli ve ebedi kelimesi ile kainatın yaratıcısının birbiriyle bütünleşmesini istedik. Bunu üçlü şekilde ifade ediyoruz: Tanrı’nın ezeli ve ebedi kelimesi olan vechesi, Tanrı’nın yaratıcı vechesi, ve elbette Teslis’in üçüncü parçası, Tanrı’nın varlığını şu an bize hissettiren vechesi, Kutsal Ruh. Bu üç şeyin birbirinden ayrı parçalar olmasını istemedik, Teslis bizimdi, Hristiyanlar’ın tevhide tutunma şekilleri. Bu tarzda konuşmalara başlandığında ‘biz de aynı problemle karşılaştık, bu Hristiyanca bizim çözüm tarzımız’ denebilir. Bence bu ilişkileri düşünmek açısından oldukça sağlıklı bir yol, yani Teslis’i tartışmak ve benzeri.

Dinleyicilerden yorumlar.

Ian Markham: Güzel olan bence biz bir yere doğru ilerliyoruz. Orada dinlerarası diyaloğa yaklaşımlar, mesela Hans Küng tarzı, daha küreseldi, veya çoğulculuk hipotezini kuran İngiliz John Hick ve diğerleri. Bence bu yaklaşımlar nerdeyse tükendi. Ve şimdi biz daha çok bir gelenekten gelen ve inançlarına olan sadakatları sebebiyle konuşup irtibata geçmek isteyen insanlar arıyoruz. Ve böyle bir konuşmaya başlayınca onun Allah’ın götürdüğü yere gitmesine müsade edin. Bir anlamda bu daha yakın. Thomas Aquinas Müslümanlarla ilgili korkunç şeyler söyledi. Onu örnek olarak almayalım. Fakat o, bir yandan Müslümanlarla ilgili o korkunç şeyleri varken, bir şekilde onları okuyup ciddiye almıştı. Şimdi, saygı konusuna dönelim. Thomas Aquinas’ın Müslümanlarla ilgili söylediği korkunç şeylerden kurtulup, güzelliklere odaklanacağız. Haydi işte burda saygıyı takınalım ve hem de yerimizde köklü olalım, sonra bakalım konuşma nereye gidecek.   



[1] Sözler, 19. Söz, 14. Reşha. Söz Basım,  s.328.

[2] Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi,” Risale-i Nur Külliyatı, Volume II, p. 1922.

[3]  Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi: Entellektüel Biyografisi, 399-400. 

Kaynak : www.barlaplatformu.com , Lütfen Kaynak Belirtiniz, Barla Platformu Araştırma Merkezi

Etiketler

Nursi Çalışmaları

NURSİ AKADEMİK ÇALIŞMALARI

MAKALELER:

- Populer Dergiler

- İlmi Dergiler

- Akademik Kitaplar

- Akademik Dergiler

- Diğer Yayınlar

KİTAPLAR:

- Atıfta Bulunan

- Doğrudan Yazılmış İngilizce

- Doğrudan Yazılmış Türkçe

 

Nursi çalışmalarında bir ilk! "Who is who in Nursi Studies", "Nursi Çalışmalarında Kim Kimdir". Bu bölüm sürekli güncellenecektir. Lütfen websitemizi takip ediniz...

Anket

Kastamonu Yılları Sergisini Ziyaret Ettiniz mi?:

Ara